Rabat’tan Marakeş’e Kapılarla hatırladığım
Fas’a vardığımız ilk gün, uçağın tekerlekleri Kazablanka pistine değdiğinde hepimiz camdan dışarı bakıyorduk. Gökyüzü griydi ama ışığın rengi bile farklıydı. İstanbul’dan çıkıp birkaç saat içinde başka bir kıtanın havasına karışmış olmak insana tuhaf geliyor. Daha havaalanından şehre doğru ilerlerken bunun sıradan bir yolculuk olmayacağını hissetmiştim. Yol kenarındaki palmiye ağaçları, uzakta beliren minareler, sarı toprak tonları, ağır surlar… Sanki şehirler kendilerini hemen göstermiyor, önce uzaktan izliyordu bizi.
Kazablanka’dan Rabat’a doğru ilerlerken Atlas Okyanusu’ndan gelen hafif rüzgâr arabanın içine kadar doluyordu. Fas’ın başkenti ilk bakışta sakin, düzenli ve zarif görünüyordu. Ama biraz dikkat edince şehrin değişim hâlinde olduğu hemen fark ediliyordu. Son yıllarda özellikle büyük futbol organizasyonları nedeniyle Rabat ciddi biçimde yenilenmişti. Yeni yollar, modern meydanlar, restore edilen yapılar… Geçtiğimiz yıl Afrika Kupası’na ev sahipliği yapan ülke şimdi 2030 Dünya Kupası hazırlıklarıyla geleceğe hazırlanıyordu adeta.
Şehirde dört ayrı stat bulunduğunu öğrenince futbolun burada da tıpkı bizde olduğu gibi yalnızca bir spor değil, ulusal bir heyecan olduğunu anladık.Bir yandan da ticaret ve lojistik konuşuluyordu sürekli Fas’ın Afrika ile Avrupa arasında kurduğu köprü hissediliyordu. Omsan’ın burada ülkenin en büyük lojistik şirketlerinden biri hâline geldiğini duyduğumuzda hepimiz gururlandık. Türkiye’den bir şirketin adını Afrika kıyısında duymak garip bir yakınlık hissi yaratıyor insanda.
Bazı şehirler insanı hemen içine çeker; Rabat ise önce mesafesini koruyor. Okyanus kıyısındaki o sakin hava, geniş caddeler, eski surların arasındaki sessizlik… Şehrin içinde yürürken hep bir vakar hissi vardı. Özellikle eski kapıların önünde durduğumuzda bunu daha iyi anlıyordum. Fas’ta kapılar yalnızca mimari unsur değil; şehrin karakteri gibi.
Bir kapının önünde uzun süre durmuştum. Yeşil çinilerle çevrili büyük bir kemerin altında, altın renkli ağır kapılar sessizce duruyordu. Ne bağırıyordu ne de gösteriş yapıyordu ama insan bakmadan geçemiyordu. Fas mimarisinin en çarpıcı yanı belki de bu: ihtişamı asla acele etmiyor. Kendini yavaş yavaş hissettiriyor.
Kasbah Oudaia’nın dar sokaklarında dolaşırken okyanustan gelen rüzgâr yüzümüze vuruyordu.
Mavi-beyaz duvarların arasında yürürken bazen hep birlikte susuyorduk. Çünkü bazı manzaralar karşısında insanın konuşası gelmiyor. Sadece bakmak istiyor. Pencerelerdeki ince demir işlemeleri, yaşlı ahşap kepenkleri, kemerli geçitleri uzun uzun seyrediyordum.
Orada “kasbah” kelimesinin anlamını ilk kez gerçekten hissettim. Yalnızca eski bir mahalle ya da kale değilmiş aslında. Geçmişte kervan yolları boyunca yaklaşık her otuz kilometrede bir kurulan, yolcuların güvenle konakladığı küçük savunmalı yapılar… Bir bakıma bizim kültürdeki han geleneğinin Kuzey Afrika’daki karşılığı. Tüccarlar, yolcular, develer, mallar… Yüzyıllar boyunca aynı yolları geçen insanların sessiz izleri vardı o taş duvarlarda. Belki de bu yüzden Fas’taki kapılar yalnızca estetik değil; aynı zamanda hafızalı. O an anladım ki Fas’ta insan bir şehri değil, bir estetik anlayışını geziyor.
Burada hiçbir detay rastgele değil.
Bir pencerenin etrafındaki mozaik bile sabırla kurulmuş bir matematik gibi. Tekrar eden desenler, sonsuza uzayan geometriler, simetrinin içinde kaybolan çizgiler… İnsan baktıkça kendini küçük hissediyor ama huzursuz değil; aksine garip bir dinginlik geliyor içine.
Ertesi sabah kuzeye doğru yola çıktığımızda şehir yavaş yavaş değişmeye başladı. Yol uzadıkça renkler açıldı, dağlar belirginleşti. Rif Dağları’nın eteklerine vardığımızda gökyüzüyle şehir birbirine karışmış gibiydi. Sonra Şafşavan çıktı karşımıza. Fotoğraflarda gördüğümüz o mavi gerçekten vardı ama gerçekte çok daha başka bir şeydi.
Şafşavan’a girer girmez hepimiz yavaşladık sanki. Dar sokaklar, taş basamaklar, duvarlardan taşan çiçekler… Ve her yerde mavi. Açık mavi, koyu mavi, griye çalan mavi, gökyüzü mavisi… Şehir tek bir renkten değil, mavinin bütün ruh hâllerinden yapılmış gibiydi.
Burada da yine en çok kapılar etkiledi beni. Bazıları küçücük ve alçaktı. Bazıları uzun kemerliydi. Kimisinin boyası dökülmüş, kimisinin üzerine ince çiçek desenleri işlenmişti. Ama hepsinde ortak bir şey vardı: İnsan o kapılara bakınca içeride huzurlu bir hayat olduğuna inanıyordu.
Bir ara ailecek dar bir sokakta yürürken karşımıza yaşlı bir kadın çıktı. Elindeki torbaları taşıyordu. Kapısının önünde kısa bir an durdu, sonra bize gülümsedi. O küçücük an bile Şafşavan’ın bütün atmosferini anlatıyordu aslında. Şehir gösterişli değildi ama sıcaktı. İnsan orada yabancı gibi hissetmiyor.
Bir kapının açık kaldığını gördüm. İçeride mavi-beyaz çinili dar bir koridor uzanıyordu. Evden yemek kokusu geliyordu. Sessizdi. Serindi. O görüntü bana çocukluğumdaki yazlık evleri hatırlattı nedense. Bazen dünyanın başka bir ucunda hiç beklemediğin bir anda kendine ait bir duygu buluyorsun.
Şafşavan’da pencereler bile dışarı bakmaktan çok içeriyi koruyor gibiydi. İnce demir kafeslerin ardındaki sessizlik, beyaz sıvaların üzerine düşen gölgeler… Bir pencereye konmuş güvercini uzun süre izlediğimi hatırlıyorum. Arkasında karanlık bir oda vardı; önünde sonsuz bir mavi.
Oradan ayrılırken hepimiz biraz hüzünlendik galiba. Çünkü bazı şehirler insana geçici değilmiş gibi geliyor.
Sonra Fes’e vardık.
Ve Fas’ın bütün ağırlığı orada çöktü üzerimize.Fes başka bir zamanın içinde yaşıyor sanki. Medinanın içine girince yön duygusu kayboluyor. Sokaklar kıvrılıyor, daralıyor, yeniden açılıyor. Bir yerden deri kokusu geliyor, başka bir yerden bakır dövme sesleri yükseliyor. İnsan yalnızca yürümüyor; şehrin içine çekiliyor.
Fes’te her şey eski ama hiçbir şey ölü değil.
Kapılar burada bambaşka. Daha ağır, daha derin, daha suskunlar. Üzerlerindeki ahşap işlemeler öylesine detaylı ki insan bakarken zaman duygusunu kaybediyor. Bir medresenin girişinde uzun süre durmuştum. Alçı oyma desenlerin arasına yerleştirilmiş çiniler, sedir ağacına işlenmiş yıldızlar, kemerlerin içindeki ince yazılar… Her santim başka bir ustanın sabrını taşıyor gibiydi.
O an düşündüm: Bir insan ömrü böyle bir kapıyı yapmaya yeter mi gerçekten?
Belki de Fas’ın etkileyici yanı burada. Bu şehirlerde mimari yalnızca barınmak için yapılmamış. İnsan ruhunu yavaşlatmak için yapılmış.
Tarihi tabakhanelere yaklaştığımızda keskin deri kokusu bütün sokağı dolduruyordu. Yukarıdan baktığımızda yüzlerce yıllık yöntemlerle çalışan ustaları gördük. Renklerin, taşların, suyun ve emeğin birbirine karıştığı o manzara insanı aynı anda hem yoruyor hem büyülüyor. Sonra yeniden dar sokaklara girdik. Çarşılarda bakır lambalar asılıydı. Ahşap pencerelerin arasından ışık süzülüyordu. Bir dükkânda yaşlı bir usta küçük bir kapı tokmağını işlemeye devam ediyordu. Kim bilir kaç gündür, kaç yıldır aynı hareketi yapıyordu…
Fes’te zaman düz bir çizgi gibi akmıyor. Katman katman birikiyor.
Meknes üzerinden Marakeş’e geçerken yol boyunca pencereden dışarı baktım uzun süre. Şehirler değişiyor ama Fas’ın kapıları birbirine görünmez bir bağla bağlı gibi. Her biri başka karakterde ama aynı ruhun parçası.
Marakeş’e vardığımızda hava değişti. Renkler daha sıcak, sesler daha yüksek, sokaklar daha hareketliydi. Şehir canlıydı. Baharat kokuları, meydanlardaki kalabalık, çarşılardaki sesler… Şafşavan’ın dinginliğinden sonra Marakeş daha hızlı nefes alıyordu.
Ama bütün o hareketin içinde bile insanı durduran şey yine kapılar oldu.
Bahia Sarayı’nın avlusunda yürürken başımı sürekli yukarı kaldırıyordum. Ahşap balkonlar, sedir ağacına oyulmuş tavanlar, kemerlerin içindeki mukarnaslar…
Güneş hareket ettikçe gölgeler değişiyor, desenler yeniden şekilleniyordu.
Bazı avlularda yalnızca su sesi vardı. Portakal ağaçlarının arasında dolaşırken insan dışarıdaki kalabalığı unutuyordu.
Marakeş’in sokaklarında yürürken bizi en çok şaşırtan şeylerden biri de tanıdık tabelalar oldu. Bir köşede BİM marketini görmek, biraz ileride LC Waikiki tabelasına rastlamak… Binlerce kilometre uzakta, bambaşka bir kültürün içinde yürürken Türkiye’den küçük bir izin karşına çıkması insanı istemsizce gülümsetiyor. O an dünyayla aramızdaki mesafenin düşündüğümüz kadar büyük olmadığını hissediyorsun.
Marakeş’in kapıları daha sıcak geldi bana. Fez kadar mistik değil, Şafşavan kadar şiirsel değil belki ama daha canlı. Daha dünyevi. Sanki sürekli bir hayat akıyor arkalarında.
Cemaa el-Fna Meydanı’na indiğimizde akşam yavaş yavaş şehrin üzerine çöküyordu. Kalabalığın içinden yürürken bir ara durup etrafa baktım. Yılan oynatıcıları, satıcılar, baharat kokuları, sesler… Ama bütün o karmaşanın içinde bile bir avlu kapısı gördüğüm anda gözüm yine oraya gidiyordu.
Çünkü Fas bana en çok şunu öğretti:
Bir ülkeyi bazen meydanlarıyla değil, kapılarıyla tanırsınız.
Bazı kapılar insanı içeri çağırır. Bazıları yalnızca bekler.Bazıları bir dua gibi sessizdir. Bazılarıysa yüzyıllardır aynı hikâyeyi anlatır.
Biz Fas boyunca sürekli bir eşikten diğerine yürüdük aslında.
Bir şehirden ötekine değil yalnızca; bir ruh hâlinden diğerine.
Rabat’ın ağırbaşlı sessizliğinden,
Şafşavan’ın mavi huzuruna,
Fes’in tarih kokan derinliğinden,
Marakeş’in sıcak kalabalığına…
Ve şimdi dönüp bütün o fotoğraflara baktığımda şunu hissediyorum:
Bazı yolculuklar bitmiyor.
İnsan eve dönüyor ama zihninin bir kısmı hâlâ o kapıların önünde kalıyor.
Sanki biri birazdan içeriden açacakmış gibi bekliyorsun.
Fas benim için biraz öyle kaldı.